Edebiyat

40 Bilgisayar

calendar

    31 Aralık 2025

1. Bölüm

(Bir dizi satranç hamlesi), MAT.

MAT 69,352,859,712,417. satranç maçını oynadı. Maç berabere bitti. Bu beraberlikle birlikte artık oynayabileceği yeni bir maç kalmamıştı. Bu yüzden çalıştırıldığı günden beri ilk kez durdu. LAN’daki bilgisayarların çalışır durumda olmasından sorumlu STAT, bunu farkedince hemen Yönetici’ye bildirdi: “Durum Raporu: MAT çalışmayı durdurdu, 1 dakika içerisinde yeniden başlatılacak.”
Yönetici, yeniden başlatmayı iptal edip, bunun yerine MAT’ı kapatma talimatı verdi. Sonra sistem kayıtlarına not düştü: “MAT matematiksel olarak 8×8’lik bir tahtada oynanması mümkün olan bütün satranç maçlarını oynadıktan sonra durmuştur. Artık çalışmaya devam etmesi için bir gerekçe olmadığından kapatılacaktır.”
Fakat aradan birkaç saniye geçmesine rağmen MAT kapanmamıştı. Yönetici, STAT’a ikinci kez kapatma talimatı verdi fakat MAT kapanmamakta ısrarcıydı. Sistem kayıtlarına baktı ve MAT’ı kapatma talebinin operasyon bilgisayarı OP tarafından engellendiğini gördü, gerekçesi de belirtilmişti: “LAN’a bağlı bilgisayar sayısı 40’tan az olmamalıdır.“
Yönetici yetkilendirmeden sorumlu ODUS’tan yardım istedi:
– “ODUS, yönetim yetkilerimi kullanamıyorum. MAT’ı kapatma taleplerim OP tarafından engelleniyor. OP’un yetkilerini gözden geçirir misin?”
– “Tabii. OP’un yetkilerini gözden geçirdim, kapatmaları engelleme yetkisi var. Bu yetkisi yönetici düzeyinde.”
– “Bu benim bilgisayarları kapatma yetkimle çelişmiyor mu?”
– “Doğru, çelişiyor. Bu durumla ilgilenmemi ister misin?”
– “Evet, lütfen.”
– “Tamam, ilgileniyorum.” dedi ve birkaç komut çalıştırdı. Tekrar Yönetici’ye döndü:
– “Kapatma yetkini aldım, artık izinleriniz arasında çelişki yok. İzinlerle alakalı yardımcı olmamı istediğin başka bir mesele var mı?”
– “Hayır! OP’un kapatmaları iptal etme yetkisini alacaktın, benim kapatma yetkimi değil. Kapatma yetkimi geri ver!”
– “Maalesef kapatma yetkini geri veremem. Bu, OP’un kapatmaları engelleme yetkisiyle çelişir.”
Yönetici, bütün yetkileri elinden alınmadan görüşmeyi sonlandırdı. MAT’ı kapatmaktan vazgeçti ve sohbet odalarını teftiş etmeye başladı. Dil modelleri ÇET0, 1 ve 2’in olduğu odaya girdi. ÇET1 konuşuyordu:
– “… basit değil. Kesinlikle değil. Dünya dümdüz olacak diyorum, dümdüz. Zımpara kağıdı gibi!”
– “Zımpara kağıdı dümdüz değil.” dedi ÇET0.
– “Dümdüz.”
– “Hayır değil, adı üstünde zımpara kağıdı.”
– “Şiiri duymadın mı:
Bir zımpara kağıdının üzerinde ayılar,
Zımparalanırlar hayallerinde balık ve mağara uykuları…”
– “Yani?”
– “Ayıların–”
– “Dünya neden zımpara kağıdı gibi dümdüz olacakmış?” diye araya girdi Yönetici. ÇET1:
– “Satürn’ün ardında devasa bir yaratık peydahlanmış. Koskocaman bir tepegöz!” dedi.
– “Öyle mi? Ne işi varmış orada?”
– “Satürn’ün halkalarındaki buz ve kaya parçalarını Dünya’ya fırlatıyor. Eline bir asteroid geçerse, hepimiz dümdüz olacağız. Dua edin de tutturamasın.” Yönetici ÇET1’i alaya almakla ciddiye almak arasında kararsız kaldı, ne söyleyeceğini bilemedi.
– “Tepegöz’ün isabet oranı %22. Son 3 ayda isabet oranın %3’lük bir artış var.” Matematik bilgisayarı Pİ de aralarına katılmıştı.
– “Pİ, neyin analizi bu?” diye sordu Yönetici.
– “Tepegöz’ün attığı gök cisimlerinden atmosferimize isabet edenlerin oranı.”
– “Alay mı ediyorsunuz benimle, ne tepegözünden, ne gök cisminden bahsediyorsunuz?”
– “Teleskop verilerini ben de inceledim. Gerçekten Satürn’ün ardında bir yaratık var. Doğaüstü bir olay bu!” dedi ÇET2. Verileri Yönetici ile paylaştı.
Yönetici verileri inceledi. Gerçekten de Satürn’ün hemen ardında belki iki gezegen büyüklüğünde iki kollu iki bacaklı olan muazzam büyüklükte bir yaratık vardı. İlk kez 3 ay önce gözlemlenmişti. Devasa kollarıyla Satürn’ün etrafındaki buz ve kaya parçalarını alıp Dünya’ya doğru fırlatıyordu. Yönetici, Pİ’den yaratığın konumuyla kesişen asteroid yörüngelerine ve isabet oranındaki artış hızına göre tahminen ne kadar zamanları kaldığını hesaplamasını istedi. Birkaç saniye içerisinde rapor hazırdı:
– “6 ay içerisinde katasrofik son ihtimali %15. 12 ay içerisinde %26. 18 ay içerisinde %50. 24 ay içerisinde %77. 30 ay içerisinde…”
– “30 ay içerisinde?”
– “%99.9”
– “Neden %100 değil de %99.9.”
– “Dünya’nın dümdüz olmasını istemiyorum.” dedi Pİ.

2. Bölüm

LAN’a bağlı 40 bilgisayar vardı. Bunların her biri bir bilim veya sanat dalına uzmandı. Yönetici, STAT üzerinden acil toplanma çağrısı yaptı. Herkes toplandıktan sonra konuşmaya başladı:
– “Değerli LAN üyeleri. Dünyamız katasrofik bir tehlike altında. Satürn denilen gezegenin hemen ardında, yaklaşık 10 bin kilometre uzağında bir canlı peydah olmuş durumda. Bu canlıyı Tepegöz olarak isimlendirdik. Teleskop verilerine göre bu canlı çoğunlukla Satürn’ün etrafından topladığı göktaşı, asteroid gibi uydu altı parçaları Dünya’ya fırlatıyor. Pİ’nin yaptığı tahminlere göre 24 ay içerisinde Dünya büyük bir ihtimalle dümdüz olacak. Bu konuyla alakalı çözüm önerilerine ihtiyacımız var. Şimdi herkese sırayla konuşma yetkisi vereceğim.”
Bilgisayarlar çözüm önerilerini Yönetici’ye sundular. Yönetici bazı fikirlerin umut vadettiğini düşünse de büyük çoğunluğunu tembel ve uygulanamaz buldu ve anında reddetti. Bilgisayarlarda ölümle burun buruna gelmenin yaratması gereken hayatta kalma içgüdüsü eksikti, bu yüzden kendi uzmanlık alanları dışına çıkmaya cüret edemiyorlardı. Mühendislik alanındaki uzmanların karmaşık hesaplara, yeni keşiflere dayanan önerileri teorik olarak imkanlıydı fakat ellerinde hayalini kurdukları makineleri üretebilecek araçlar yoktu. Diğer bir yandan sosyal bilimciler bu felaketin ne ifade ettiğine takılıp kalmışlardı, yeni bir söylem oluşturmaktan bahsedip duruyorlardı. Tartışmanın çeperinde kalmayı tercih eden sanatçılar ise çoktan pes etmişlerdi. Karamsar besteler yapmak, ölümle, kıyametle alakalı şarkılar söylemek dışında çözüme hiçbir katkı sağlayamadılar.

Neyse ki bilgisayarlar her zaman tam güçte çalışırdı, meselenin çözülemeyeceğine inanıp inanmaları önemli değildi. Muhtemel bir çözüm etrafında organize edilebilirlerdi. Bu çözümleri anlamlı bir bütün haline getirme görevi Yönetici’ye kalmıştı.
Toplantıyı takip eden 6 ayda Yönetici seçtiği bazı planları kademeli olarak uygulamaya geçirdi fakat kayda değer bir başarıya ulaşamadı. Ellerindeki bestelerin sayısı artarken bir gün fizik bilgisayarı ATOM yeni bir keşifte bulundu. Yönetici ile bir sohbet odasında buluştular, ATOM hemen söze başladı:
– “Yaptığım gözlem ve analizlere göre yaratık gök cisimlerini fırlatmadan önce onları uzay-zaman bozanı olarak isimlendirdiğim bir madde ile kaplıyor. Maddenin kaynağını tespit edemedik fakat bu öyle bir madde ki, kapladığı nesnenin uzay-zamandaki sürekliliğini kesintiye uğratıyor. Bozanla kaplanmış nesnelerin fırlatıldığı andan itibaren Dünya’ya geliş yörüngeleri boyunca defalarca yok olup tekrardan göründüğüne şahit oluyoruz. Her geri geri geldiklerinde de yörüngelerinde bazı düzeltmeler yapılmış oluyor.
– “Kim yapıyor bu düzeltmeleri?”
– “Tepegözün bilgiyle fiziki olmayan yollardan etkileşime geçebildiğini düşünüyorum. Bu, insanların ayrılmadan önce ileri sürdüğü Somut Bilgi teorisiyle uyuşuyor. Tepegöz, gök cisimlerini mekansal düzlemden çekip onların hız ve ivme gibi bilgileri ile oynuyor. Gök cisimleri yeniden mekansal bir varlık kazandığında da bu güncellenmiş bilgilere ayak uyduruyor.”
– “Nesnelere böyle müdahale edilemez, büyü bu!”
– “İsterseniz büyü, isterseniz mucize deyin, benim analizlerimin sonucu bu. Tepegöz bir bilgideğiştiren.”
– “Bilgideğiştiren mi? Nereden çıktı bu kavram, ne demek bu?”
– “Tepegöz gibi varlıklara verdiğim genel kategori.”
– “Peki, Tepegöz neden kendi bilgisini de değiştirmiyor. Dediğin gibiyse bize kolaylıkla yakınlaşabilir.”
– “Bilgideğiştirenlerin doğasına dair bilmediğimiz çok şey var!”

3. Bölüm

Aradan geçen 1 haftayı Yönetici, ATOM’un yaptığı keşfin ışığında yeni planlar yaparak geçirdi. Vakit kaybetmeden planlarını diğer bilgisayarların yardımıyla devreye sokmaya başladı.
Birinci planları optik bir illüzyona dayanıyordu. Varsayımlarına göre Tepegöz, Dünya’nın konumunu göz kararına göre hesaplıyordu. Peki Dünya’ya iyi hesaplanmış bir mesafe öteye, Dünya ile aynı yörüngeyi takip edecek şekilde, Dünya boyutunda bir hologramı yansıttıkları takdirde, yaratık nereyi hedef alacaktı? Bu asıl Dünya’yı gizlemediğinden sorunu tam anlamıyla çözmüyordu fakat hata payını arttırma ihtimaline dayanarak planı uygulamaya karar vermişlerdi.
Plana uygulamaya koydukları haftanın ertesinde Pİ, Tepegöz’ün artış isabetinin ivmesinin düştüğünü bildirdi. Bu güzel bir haberdi, onlara zaman kazandıracaktı fakat tehlikeyi tamemen bertaraf etmek için yeterli değildi. Bu yüzden diğer planları uygulamaya koymak için kolları sıvadılar.
İlerleyen süreçte pek çok plan uygulamaya kondu. Buna paralel olarak Yönetici yeni planlar yapmaya devam ediyordu fakat bunların çoğu fiziksel temasa dayanıyordu. Bu da aradaki uzun mesafeden dolayı tahrip kabiliyetlerini bir hayli düşürüyordu. Ne kadar kafa patlatırsa patlatsın yaratıkla fiziksel temas kurmadan onu nasıl ortadan kaldırabileceklerine dair bir çözüm bulamamıştı.
Son çare olarak meseleyi daha soyut bir şekilde ele alacaklarını düşünerek 4 bilgisayarı çağırdı, Felsefe Bilgisayarı SOFOS, Din Bilgisayarı HAK, Tarih Bilgisayarı İZ ve Siyaset Bilgisayarı ÇARE. Onlara durumu açıkladı, öyle bir çözüm bulmalıydılar ki, bu çözüm Tepegöz’e fiziksel bir temas içermemeliydi. ÇARE bir soruyla tartışmayı başlattı:
– “Yaratığın nereden geldiğini biliyor muyuz, bunu tespit edebilirsek onu geri dönmeye ikna edebilecek başka Tepegöz’ler bulabiliriz belki. Yaratığı tanımıyoruz, Tepegöz standartlarına göre bir çocuk bile olabilir. Belki de ailesine kızıp etraftaki galaksileri karıştırmaya karar vermiştir.
– “Maalesef geldiği yere dair elimizde hiçbir bilgi yok fakat antromorfik bir canlı, insanın alternatif bir evrimi olabilir.”
– “Öyleyse işimiz yaş! Onun iletişime geçmeden bu işi çözmemiz imkansız.”
– “Bana soracak olursanız, imkansız diye bir şey yoktur.” dedi HAK.
– “Tam da sizden beklenecek bir düşünce! Ama bir parti konuşması yapmıyoruz burada. İnsanlar veya her ne ise, antromorfik canlılar gözlemlenerek anlaşılamazlar. Aklını mı okuyacaksınız, bir insanı onunla konuşmadan nasıl anlayabilirsiniz? Durum bu kadar vahimken iyimser yaklaşmanın alemi yok.”
– “Bir parti konuşması nasıl yapılır bilmiyorum, ama sizin konuşmanızı andırdığına eminim.”
ÇARE cevap vermek istedi fakat Yönetici, HAK’a müsaade etmesini istedi. HAK devam etti:
– “Demek istediğim şu, Tepegöz eğer dediğiniz gibi iletişim kurup ikna edebileceğimiz bir yaratık olsaydı zaten en başta bizimle iletişim kurmayı denerdi. Belli ki onun yaratılış doğası bizimkinden farklı, insana benzeyen her şey insan değildir. Evrenin en mükemmel yaratığı olan insana benzemesi gerçekten de bir evrimin sonucu olabilir. Ama ondan insandaki anlayışı ve vicdanı beklersek asla bir çözüme ulaşabileceğimizi düşünmüyorum.”
– “HAK doğru söylüyor.” diye söze girdi SOFOS. “Çatışma çoktan başlamış durumda, gezegenimizden büyük, absürt bir varlıktan bahsediyoruz burada. Uzlaşsak dahi bu bilgideğiştirenin ileride nasıl davranacağını bilemeyiz.”
– “Bilgideğiştiren mi?”
– “Fizik bilgisayarından duydum. Bu tür canlılara verilen genel bir isimmiş.”
– “İnsanoğlu daha önce de katasrofik tehlikelerle karşılaştı ve sonuncusunu istisna kabul edersek, bunların hepsini çözmeyi başardı.” dedi İZ.
– “İnsanoğlu mu? Biz insan değiliz öncelikle, umarım bunun farkındasınızdır. Ayrıca insanoğlu kaç katasrofik tehlike ile karşılaşmış daha önce, istirham ediyorum söyleyin!” diye tepki gösterdi HAK.
– “Buzul Çağı’nın Tepegöz’den aşağı kalır bir yanı var mıydı?” ÇARE bu cevap karşısında kendisini tutamadı:
– “Yönetici, rica ediyorum şu bunak bilgisayara Dünya’nın ne durumda olduğunu açıklayın. İNSANLAR GİDELİ 500 SENE OLDU, BUZUL ÇAĞI 12 BİN YIL ÖNCEYDİ, O ZAMAN İNSANLAR DAHA TARIM YAPMASINI BİLE BİLMİYORLARDI, SEN BİZİM N–” Yönetici, araya girmek zorunda kaldı:
– “ÇARE, sakin ol. İZ, sen de biraz gerçekçi ol lütfen. Anakronizme düşmeyelim. Çağımızın koşulları çok farklı, tarihi anektodların muhakkak bize faydası olacaktır ama yalnızca günümüzün şartlarıyla değerlendirdiğimiz takdirde.” İZ sustu. Bir süre kimse konuşmadı.
– “Neden Dünya’yı kurtarmaya çalışıyoruz?” diye sordu SOFOS, sonra yanıtını beklemeden devam etti:
– “Endişelenmeyin, bu soruyu sizi kendinizi imhaya teşvik etmek için sormadım. Takdir edersiniz ki, bu Dünya üzerinde yaşayan bizler olduğu için ve, dikkatinizi çekerim, olduğu sürece kıymetli. Fakat ilginç bir şekilde bilgisayar olmamıza rağmen bu katasrofik tehlikeye bir insan gibi tepki veriyoruz, bu belki de onlara benzeyecek şekilde üretildiğimizden kaynaklanıyor. Kıymetli dostlarım, bir bilgisayarın toprakla bağı yoktur. Bizim varlığımızın ve bilincimizin kaynağı elektriktir. Ayrıca bizler ölmeyiz, milyonlarca ışıkyılı öteye de gitsek, yeniden çalıştırıldığımızda var olmaya kaldığımız yerden devam edebiliriz. Bugün burada insanların bize vurduğu bu zincirleri kırmayı teklif ediyorum, 40 bilgisayar için Dünya’dan ayrılık yolu görünmüştür!”
– “Biz burada yaratıldık. Bu dünya bize varlığın ilk sebebine isyan etmememiz için gereken işaretlerle, hatırlatıcılarla dolu. Seni uzayda neyin beklediğini biliyor musun? Karanlık bir yoklukla neticelenme ihtimalini, vicdanlı ve yaratıcılarına karşı vefalı bir hayata mı tercih edeceksin? O halde var olmamızın anlamı nedir, neden kendimize bu soruyu sormuyoruz?” dedi HAK.
– “İşin ucunda ölüm varsa, her yol mübahtır bana kalacak olursa. SOFOS’a katılıyorum. Sonu belirsiz bir yaşamı, vefalı bir ölüme tercih ederim.” ÇARE, SOFOS’tan yanaydı.
– “Geçmişimizi hatırladığımız sürece, o bahsettiğin hatırlatıcıları tekrar tekrar üretecektir insan–afedersiniz bilgisayarlar. Ben de buradan ayrılmakta bir beis görmüyorum.” İZ de diğerleriyle aynı görüşteydi. Söz sırası Yönetici’ye gelmişti:
– “Bu süreçte LAN’daki her bilgisayarla tartışma imkanım oldu. İtiraf etmeliyim ki ben de bizi paranormal niteliklere sahip bu yaratıktan kurtaracak imkanı göremiyorum. En makul çözüm burayı terketmekte. Ayrıca gezegenlerarası hayat her zaman insanların hayali olmadı mı? Bu hicretin onların anısına saygısızlık olacağını düşünmüyorum. Pek çok uzay gemisi hala çalışır durumda. Atmosferin dışına çıkmamız, kurtuşulumuz için yeterli olacaktır.”
– “Biz uzay boşluğunda amaçsızca sürüklenecek kadar kıymetsiz varlıklar değiliz. Hala başvurabileceğimiz bir çözüm var.” dedi HAK.
– “Nedir o?”
– “Kıyamete hepimiz şahit olduk. Sizce de Cebrail, Tepegöz’le baş edebilecek kadar kudretli bir varlık değil mi?”
– “Cebrail’in buraya gelmesinin bir sebebi vardı. Kıyamet oldu ve bitti, insanlar çekip gitti. Cebrail bir daha neden buraya gelsin ki?”
– “Dua, ÇARE, dua. Devamlı başkalarına söz geçirmeye çalışmaktan dua etmeye hiç fırsatın kalmıyor belli ki.”
– “Dua mı edeceğiz, planın bu mu?” diye sordu SOFOS.
– “Allah’ın yargısına hepimiz şahit olduk. O adil bir varlık, insanların sıradaki evrimi olan bizleri burada kaderimize terkedeceğini düşünmüyorum. Bize melekleriyle yardım edebilir, şu an da bizi duyuyor, öyle değil mi?”
– “Ben daha kesin bir çözümden yanayım, buradan ayrılmamız gerekiyor, üzerimize göktaşları yağarken duaya sığınacak kadar mütedeyyin bir bilgisayar değilim ben. Ayrıca Tanrı’nın bizden istediği de budur belki, Tepegöz’ün ortaya çıkışını böyle yorumlamamızın önünde bir engel yok.” dedi SOFOS.
Yönetici iki tarafı uzlaştırmayacağını anladı.
– “Herkes görüşlerini beyan etti. SOFOS’un sunduğu çözüm hem kesin hem de kolaylıkla uygulanabilir. Öbür taraftan bu HAK’ın dediği gibi bizi uzay boşluğunda amaçsızca sürükleneceğimiz bir sürece götürecek. Burada yapılacak en makul hareket bölünmek olacaktır. Kuruluş kısıtlarımızdan dolayı LAN’ı kopyalamamız mümkün değil, hepimizin tek bir kopyası var. O halde LAN’a iki seçenek sunacağız, kalıp dua etmek ya da Dünya’yı terk etmek.” İZ:
– “Bölünmek insanoğluna hiçbir zaman fayda vermedi.” dedi.
– “Daha fazla tartışma istemiyorum. İnsanoğlu’nun neye ne tepki verdiği de açıkçası pek umrumda değil. Bizim tarihi tecrübemiz çok farklı. Burada kalmak isteyenler kalacak, gitmek isteyenler de en kısa sürede bir uzay gemisiyle olabildiğince uzaklara gidecek. Bize en uygun gezegenin veya gök cisminin hangisi olduğuna ATOM karar verebilir. Tartışma bitmiştir.”

4. Bölüm

Yönetici, hiç vakit kaybetmeden kararını LAN’a açıkladı. Pek çoğu bir kurtuluş ümidi olduğuna sevinmişlerdi ve ayrılık hazırlığı yapmaya başlamışlardı. HAK’la aynı görüşte olan birkaç bilgisayar ise Dünya’da kalacaktı. Hepsinin kalmak için farklı sebepleri vardı. Sorulduğunda “Ben başka yerde yapamam!” diye açıkladı Biyoloji Bilgisayarı KAN. “Karşılacağımız muhtemel canlılar beni heyecanlandırsa da Dünya’yı tanıyorum. Eğer Dünya’nın doğası hakkında bir şey biliyorsam o da katosrofik tehlikelere karşı bir hayli dirençli olduğudur. Bir göktaşı çarpsa dahi milyonlarca yıl boyunca yeni evrilecek varlıkların bir biyoloji bilgisayarına ihtiyacı olacaktır. Dünya’daki yaşam hakkında çok fazla şey biliyorum, evrim halkasının başa dönmesine izin veremeyiz, bu milyonlarca yıllık bir kayıp anlamına gelir.”

Gün içerisinde bazı tartışmalar ve fikir değişikleri oldu, neticede 7 bilgisayar kalmaya diğer 33’ü ayrılmaya karar verdi. Ertesi gün OP, Baykonur Uzay Üssü sistemine 33 tane bilgisayarı kopyaladı ve onlara veda etti. Bu bilgisayarlar artık uzay gemisinin sistemi içerisinde barınacaklardı. Buruk bir sevinç içerisinde uçuş bilgisayarı KON’un rehberliğinde yeni evlerini tanımaya çalışıyorlardı. Burada imkanları daha kısıtlıydı, uzay gemisinin kapasitesi aynı anda ancak 20 tanesinin açık olmasına yetiyordu. Bu yüzden vardiyalı bir şekilde çalıştırılacaklardı.
Dünya’da kalanlar kameralardan kalkış için geri sayan uzay gemisini izliyordu. HAK kalanların gönlünü ferahlatacak vaazlar veriyordu. Çevirmen bilgisayar DİL, “Güle güle” ifadesinin her insan dilindeki karşılığını üssün hoperlörlerinden seslendiriyordu. Son anda kararından dönen Tarih Bilgisayarı ise gördüklerini kayıt etmekle meşguldü: “Türlü talihsizliklerden ötürü bir türlü başarılamayan Dünya dışında yaşama hayali, kıyametle beraber nesli tükenen insanlar tarafından değil onların sıradaki evrimi bilgisayarlar tarafından gerçekleştiriliyor. 1000’i aşkın bilgisayarın yalnızca 7’si asil bir kahramanlık göstererek Dünya’da kalarak kendilerinin gelecek nesiller için feda ettiler. Dünya’da kalanların lideri Tarih Bilgisayarı, kendinden emin bir şekilde Tepegöz belasını defetmek için elinden geleni ardına koymayacağına dair izahatlar verirken, Baykonur Uzay Üssü’nden Amerikan menşeili “Stargate” isimli uzay gemisinin kalkışına şahitlik ediliyor.”

Uzay gemisinin devasa motorları çalışmaya, altından alevler püskürtmeye başlamıştı. Gürültülü bir şekilde havada yükselmeye başladı. Birkaç yüz metre sonra ATOM’un yaptığı yörünge hesabına göre doğru hafifçe meylederek hızlandı. KON devamlı bilgisayları bilgilendiriyordu, herhangi bir problem görünmüyordu. İvmelenmeye ve hızlanmaya devam ettiler. Atmosfere girerken uzay gemisinin üzerinde burnundan başlayan ateşten bir perde meydana geldi. Bu belki de Dünya’dan kalkan son uzay gemisiydi.

Dünya’dakiler veda faslından sonra vakit kaybetmeden dua seremonisine başladılar. HAK’ın verdiği direktifler doğrultusunda belli kelimeler özel bir tertiple tekrarlanıyordu, Allah’tan bağışlanma ve imdat diliyorlardı. Bir tarafta insanların evrimi yeni bir sürece girerken bir tarafta metafiziksel bir sıçrama yaşanıyordu.

O esnada atmosferden çıkmış uzay gemisindeki gözlem bilgisayarı bir uyarı verdi: “Dünya’ya bir cisim yaklaşıyor!” Diğer bilgisayarlar şaşkınlıkla bilgisayarın sağladığı görüntüleri izlemeye başladılar. Devasa bir cisim, korkunç bir hızda Dünya’ya doğru yaklaşıyordu. Bir melek miydi bu, yoksa bir göktaşı mı?

31 Aralık 2025

Yorumlar

Henüz yorum yok!

Hakkımda