Kemal Ateş, İmge, 2014

Kitap, Kemal Ateş’in, Türk Dil Kurumu, imla hataları ve Türkçe’nin dünü ve bugününü konu alan denemelerinden oluşuyor. Bu denemelerin bir çoğunda sokakta, gazetede, televizyonda rastladığı bozuk Türkçe ifadelerden yakınan Kemal Ateş, bu hataları düzeltiyor ve okurunu uyarıyor. Kitapta TDK’ya, çeşitli yazarlara, gazetecilere yöneltilmiş eleştiriler de mevcut.
Kitapta öne sürdüğü görüşleriyle Kemal Ateş, Anadolu’da konuşulan kelimeleri, deyimleri ve bilumum ifadeleri yeniden Türkçe’ye kazandırmamız, Türkçe’nin zengin ek yelpazesini, kelime birleştirme kabiliyetini kullanarak yeni kelimeler türetmemiz ve tarama, derleme sözlüklerine başvurarak ölü kelimeleri yeniden hayata döndürmemiz gerektiğini savunuyor.
Fakat kitap boyunca bir rahatsızlık hissetmemek elde değil. Örneğin sırf kökü itibarıyla Türkçe olduğundan “Götelek” kelimesini ilahi bir ilham olarak gören yazarımız, tarih boyunca Türklerin kendi iradeleriyle diline kattığı Arapça, Farsça kökenli kelimelere karşı cephe almış. Dil dediğimiz, belli merkezlerin, kurumların, insanların elinde devamlı cerrahi müdahalelere uğrayacak, duruma göre kelimeleri, kuralları değiştirilecek, tarih algımıza göre dönüştürülecek bir araç mıdır? Yazar, “Önce dil sonra kurallar gelir” demesine rağmen kitap boyunca Türkçe’nin yakasını bir türlü bırakmıyor! Dünya’nın kadim kültürleri ile kaynaşmak ve zenginleşmek varken, neden kulaklarımızı yabancı kelimelere kapatıyoruz? Bir dilin gücü aynı zamanda başka dillerin ifadelerini bünyesine katabilmesinden gelmez mi?
Yazarın dilin doğru kullanımı konusundaki hassasiyetine saygı duysam da, fikirlerini yanlı, dayatmacı ve müdahaleci buldum. Türkçemizi doğru söyleyelim, doğru yazalım ama biraz da rahat bırakalım. Yazarın bayıldığı götelek-vari kelimeler dil üretim merkezlerinden çıkmadı, bunlar halkın kendi icadı. Bu noktada bize düşen bu ifadeleri kayıt altına almak, yazmak ve konuşmak. Yoksa “Ben bu dili beğenmedim, değiştireceğim!” demenin bir nevi ukalalık olduğunu düşünüyorum.
Özetle kitapta Türkçe’de çokça yapılan hatalara ve Türkçe’nin mahiyetine dair tartışmaları okuyoruz. Dile meraklı okurların ilgisini çekebilir.
Eric Schmidt & Jonathan Rosenberg, Grand Central Publishing, 2014

Öncelike bu kitap Google’ın arama fonksiyonlarının nasıl çalıştığı ile alakalı bir kitap değil, baştan belirtmiş olalım. Kitap, Eric Schimdt’in Google’ın 10. yılı için hazırladığı bir konferansın kitaplaştırılmış hali . Yazar kitapta Google’ın kuruluşunu, temel ilkelerini ve bu ilkelerin eski usül şirketlerden nasıl ayrıştığını anlatıyor.
Kitap Google’ın bir mühendis kafasıyla işletildiğini, çalışanların otonomisinin olabildiğince yüksek tutulmaya çalışıldığını, en iyi mühendisleri işe alabilmek ve şirkette tutabilmek için olabildiğince gayret sarfettiklerini anlatıyor ve bütün bu konular geçmişte şirket içerisinde yaşanmış olaylar ile örneklendiriliyor.
Özellikle işe alım ve çalışanlara büyük bir bölüm ayrılmış. Kitaba göre Google, para dışında motivasyonları olan, yaratıcı, çalışkan ve mütavazı mühendisleri almaya gayret ediyor. Google gibi bir firmanın doğru çalışanları bulmak için bu kadar uğraşması kulağa garip geliyor. Buradan anlaşılan ne boyutta olursa olsun, şirketler farklarını kaliteli mühendisler ile ortaya koyuyor. Yazılımcılar bir dişli gibi kolaylıkla değiştirilemiyor, özenli bir şekilde çalışacak, emek verecek, orijinal fikirler üzerine uğraşacak insanlar bulmak gerçekten de zor.
Kitap Google çalışanları tarafından yazıldığı için yazılanların ne kadarının doğru olduğunu, ilkelerine ne kadar sadık kaldıklarını bilmek mümkün değil, yine de kitap bir yazılım şirketi nasıl işletilir, bir yazılım şirketi nasıl bir kültüre sahip olmalıdır sorusuna bir yanıt niteliğinde.
Evliya Çelebi (der. Atsız), Ötüken, 2023

Kitap, Atsız’ın Evliya Çelebi’nin Anadolu seyahatlerinden derlediği bir eser. Kitap boyunca yoldaşımız olan seyyah Evliya Efendi, 17. yüzyılın ikinci yarısında, aldığı manevi işaret üzerine gezmeye başladığı coğrafyaları, şehirleri, köyleri elinden geldiğince tafsilatlı bir şekilde anlatıyor. Bu açıdan bir fihrist gibi okunabilecek bir eser fakat Evliya Çelebi buraları kuru, düz bir şekilde okuyucusuna aktarmıyor. Pek çok yerde gezdiği yerin tarihine, kültürüne, insanına dair duyduklarını ve gözlemlerini de aktarıyor, bu detaylar ile birlikte de kitap bir seyahatname hüviyetine bürünüyor.
Kitap boyunca oldukça ilgi çekici detaylara rastlamak mümkün. Bir yandan şehirlerdeki beyler ile yeniçeriler arasında çekişmelere şahit olurken ve bununla bağlantılı olarak Celaliler’i tanırken, bir yanda Tophane’de topların nasıl döküldüğü öğreniyor, bir başka yerde Evliya Çelebi’nin gemisi battıktan sonra dalgaların arasında verdiği yaşam mücadelesine tanıklık ediyorsunuz.
Son olarak altını kalın ve renkli bir şekilde çizmekte fayda var, ezbere yapılan akademik çalışmaların ve yoğun dezenformasyon faaliyetlerinin etkisinden olsa gerek, halk arasında yaygın bir şekilde Evliya Çelebi’nin anlattıklarında fazlaca mübalağaya kaçtığına dair bir yanlış inanış ve önyargı var. Halbuki bu derleme eserde bile çok az yerde bu türden anlatılara rastlıyoruz ki Evliya Çelebi’nin kendisi de bunları menkıbe olarak aktarıyor. Umarım bu yanlışlar en kısa sürede düzeltilir ve Evliya Çelebi eserleri ile birlikte hak ettiği saygıyı, ilgiyi ve dikkati görür.
Sizi de Evliya Çelebi’nin dünyasına davet ediyor, kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
George Ritzer (çev. Akın Emre Pilgir), Ayrıntı, 2024

McDonald’s yalnızca bir yemek zinciri değil. Nitekim McDonalds’ı McDonald’s yapan endüstriyel unsurlar, 20. yüzyıldan itibaren farklı biçimler alarak gıda dışındaki diğer bütün sektörlere de sıçramış durumda. Kitapta yazar George Ritzer, bu olgunun, McDonald’s’ın farklı sektörlerdeki proliferasyonunun keyfiyetini ele alıyor, sektörlerin değişimleri ve dönüşümlerini bu bağlamda değerlendiriyor ve eski halleri ile kıyaslıyor.
Basit ifadesiyle McDonaldlaşma, tüketici açısından kolay tüketilebiliri tercih etmek, üretici açısından da kolay ve öngörülebilir şeyleri üretmek ve daha üst perspektifte her şeyi üretici ve tüketici eksenli düşünmek anlamına geliyor. Tabi bu durum üretim tarzını değiştirmekle kalmıyor, üretilen şeylerin niteliklerini ve “ne yersen osun” sözü mucibince insanı da dönüştürüyor.
Yazar bu sürecin eleştirisi olarak McDonaldlaşmanın gayri insanliği doğurduğunu, bunun da uzun vadede sıkıcılığa ve iticiliğe sebep olduğunu, hem üreticiyi hem tüketiciyi hem de çalışanı robotlaştırdığı ve yüzeyselleştirdiği için yüksek verimliliği hedeflerken verimsizliğe sebep olduğunu iddia ediyor. Lokal restoranları, özel burgercileri veya “Turist gibi gezme oralı insanlar gibi gez” tarzındaki yaklaşımları buna tepki olarak ortaya çıkmış olgular olarak değerlendiriyor.
Peki yazılım alanında da bunun yansımaları var mı? Dil modelleri bunun bir örneği mi ya da güdümleyicisi mi? Günümüzde neredeyse bütün internet uygulamalarının önyüzlerinin React ve shadcn ile yazılması veya daha soyut bir açıdan yazılım ürünlerinin piyasaya sunulacakları sektörü tanımadan, kabaca bir şeylerin eklenip çıkarıldığı uygulamalar olarak tasarlanması belki böyle değerlendirilebilir.
Piyasanın üretim tarzını tanımak ve neden teknoloji ilerledikçe renksizleştiğimize dair farklı bir bakış açısı edinmek isteyenler kitabı okuyabilirler.
© 2026 Furkan Erdem
Hakkımda